22 Mart 2014

 

Salak bir çocuktum. Gereksiz derece mutlu ve kendi yörüngesinden hiç çıkmayacak kadar sıradan. Utangaç ya da korkak adı her neyse.
Hiç yara almadım ve hiç kimsenin yarasının nedeni olmadım. Belirli bir zaman zarfına dek.
Birinde ilk kez yara açtığımda on beş yaşımdaydım. Canını istemeden yaktığımı fark ettiğimde vefam üzerime yapışmıştı. Gidemedim. Ardından daha derin yaralar ve daha sığ özürler. Bir gün beni hayatından kovdu. Hayatımda tanıdığım gerçek anlamda en masum insan oydu. Can yakmanın belirli bir tadı vardır, ağzınıza yapışır.
İlk yaramı aldığımda on altı yaşımdaydım. Küflü demir tadındaydı. Acıydı ve acıttı. Beni yok sayıyordu. Beni yerin dibine sokuyordu. Hiç benim olmadı. Ben gökyüzü diliyordum o saçmalık diyordu.
Düşerken tutunduğum dal beni paramparça ettiğinde on altımın içindeyim. Boşluk halinde tutunduğum her şeyin canını yakmayı ondan öğrendim. Boşluktaydı ve bir şeye tutunmak zorundaydı. Benim canımı canlı canlı yaktı. Benim için ilk gerçek yaraydı. Diğerlerinin önemi yok. Yanında ölmek için dualar savurduğun da seni dip köşeye fırlatınca şöyle bir kalıyorsun.
Birinin canını, hıncımı alıp hırsımı dindirmek için bile isteye yaktığımda on yedimin başındaydım. Gözümü dahi kırpmadım. Beni seviyordu. Beni takıntılı raddede seviyordu. Bu beni hayatımda ilk kez rahatsız ediyordu. İstediğinizin yerine bir başkası sizi ölesiye/öldüresiye sevince böyle oluyorsunuz. Yetmez. Başkasının sizi sevmesi sizi öpmesi yetmez.
Şu an on yedimin ortasındayım. Sular akıp, sular durdu hatta o lanet sular kurudu. Ben hala o ilk gerçek acıda, ilk gerçek yaramlayım. O da bir başkasıyla.

Bu nasıl bir kavuşamamak?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder