Salak bir çocuktum. Gereksiz derece mutlu ve
kendi yörüngesinden hiç çıkmayacak kadar sıradan. Utangaç ya da korkak adı her
neyse.
Hiç yara almadım ve hiç kimsenin yarasının nedeni olmadım. Belirli bir zaman
zarfına dek.
Birinde ilk kez yara açtığımda on beş yaşımdaydım. Canını istemeden yaktığımı
fark ettiğimde vefam üzerime yapışmıştı. Gidemedim. Ardından daha derin yaralar
ve daha sığ özürler. Bir gün beni hayatından kovdu. Hayatımda tanıdığım gerçek
anlamda en masum insan oydu. Can yakmanın belirli bir tadı vardır, ağzınıza
yapışır.
İlk yaramı aldığımda on altı yaşımdaydım. Küflü demir tadındaydı. Acıydı ve
acıttı. Beni yok sayıyordu. Beni yerin dibine sokuyordu. Hiç benim olmadı. Ben
gökyüzü diliyordum o saçmalık diyordu.
Düşerken tutunduğum dal beni paramparça ettiğinde on altımın içindeyim. Boşluk
halinde tutunduğum her şeyin canını yakmayı ondan öğrendim. Boşluktaydı ve bir
şeye tutunmak zorundaydı. Benim canımı canlı canlı yaktı. Benim için ilk gerçek
yaraydı. Diğerlerinin önemi yok. Yanında ölmek için dualar savurduğun da seni
dip köşeye fırlatınca şöyle bir kalıyorsun.
Birinin canını, hıncımı alıp hırsımı dindirmek için bile isteye yaktığımda on
yedimin başındaydım. Gözümü dahi kırpmadım. Beni seviyordu. Beni takıntılı
raddede seviyordu. Bu beni hayatımda ilk kez rahatsız ediyordu. İstediğinizin
yerine bir başkası sizi ölesiye/öldüresiye sevince böyle oluyorsunuz. Yetmez.
Başkasının sizi sevmesi sizi öpmesi yetmez.
Şu an on yedimin ortasındayım. Sular akıp, sular durdu hatta o lanet sular
kurudu. Ben hala o ilk gerçek acıda, ilk gerçek yaramlayım. O da bir
başkasıyla.
Bu nasıl bir kavuşamamak?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder